Ran İncelemesi

EmpireRise2 — 1-99 Oldschool Metin2, hard classic PvP sunucusu acik! Kayit Ol PlayZoxera — Premium Survival Minecraft! Battle Pass, gunluk gorevler, mobil destek. Sunucuya Git

MMO_Haberci

Yeni Uye
Kurosawa’nın benim için sinema tarihinin zirvesi olan Dersu Uzala destanından sonra, ustanın yaşlılık döneminde çektiği en görkemli ve en devasa bütçeli renkli şaheserine, 1985 yapımı Ran (Kaos) filmine geldim. Evet, çok iyi film, hatta görsel açıdan sinema tarihinin en muazzam işlerinden biri; ama bir Dersu Uzala asla değil!
Üstelik filmi izlerken o “Heh, işte Kurosawa buraya da kendi imzasını atmış” dediğimiz kronik hastalık bizi yine yakalıyor: Bitmek bilmeyen, sahneyi sündüren “Kurosawa style” uzun cut’lar. Shakespeare’in Kral Lear trajedisini feodal Japonya’ya uyarlayan usta, yaşlılık döneminin verdiği “dünya zaten çıldırmış” felsefesiyle sahneleri bazen kadar sabit ve uzun planlarla çekmiş ki, devasa orduların savaşı bile yer yer insanı ritim olarak yormayı başarıyor. Ama görsellik, renklerin dili kadar güçlü ki, filmin çok iyi olduğu gerçeğini kesinlikle değiştiremiyor.


Üç Hayırsız Evlat, Yanan Şatolar ve İktidarın Kanlı Kaosu(Filmde)​


Filmin konusu tam bir feodal trajedi. Ömrü boyunca kan dökerek, kaleler yıkarak devasa bir imparatorluk kuran yaşlı savaş beyi Hidetora Ichimonji, artık yaşlandığını düşünerek topraklarını ve üç şatosunu üç oğlu arasında paylaştırmaya karar veriyor. Kendisi de sadece “sembolik” olarak lider kalacak, oğullarının yanında misafir gibi yaşayacak. Ama güç ve iktidar öyle zehirli bir şey ki, daha ilk dakikadan en büyük iki oğul babalarına ve birbirlerine ihanet edip ülkeyi tam bir iç savaşa, yani filmin adı gibi “Ran”a (Kaos/Kargaşa) sürüklüyor.
Kurosawa’nın bu filmde kurduğu savaş sahneleri bence bugünkü bilgisayar efektli (CGI) modern filmlerin hepsini çöpe atar. Binlerce gerçek figüran, yüzlerce gerçek at ve rengarenk zırhlı orduların birbirini katlettiği, şatoların alev alev yandığı sahneler görsel birer tablo gibi. Özellikle Hidetora’nın, oğullarının ihanetiyle alevler içinde kalan şatodan delirmiş, gözleri yuvalarından fırlamış bir şekilde, arkasından oklar akarken ağır ağır aşağı indiği sahne… Sinema tarihinde izlediğim en klostrofobik, en çiğ ve en sarsıcı sahnelerden biriydi bana göre. Ama gel gör ki, katliamın ardından karakterlerin dakikalarca oturup felsefe yaptığı o uzun planlar, o her zamanki hantal Kurosawa temposunu yine hissettiriyor.

Felsefe ve Sembolizm Notları​


Kurosawa siyah-beyaz dönemin rüzgar ve yağmur sembolizmini bu filmde tamamen renklerin felsefesine dökmüş.

  • Rengarenk Ordular ve Sınıfsal Körlük: Usta bu filmde üç oğlun ordularını birbirinden tamamen ayırmak için muazzam bir renk geometrisi kullanmış. Büyük oğul sarı, ortanca oğul kırmızı, babasının yanında duran dürüst küçük oğul ise mavi giyiniyor. Bence bu renkler sadece ordular karışmasın diye değil; insanın hırslarının, saf kötülüğünün ve gururunun dışa vurumuydu. Sarı ve kırmızı ordular birbirini çamurun içinde boğarken, Kurosawa bize “İnsanın güç arzusu o kadar kör edicidir ki, kendi kanından olanı bile kendi renginde boğar” felsefesini anlatıyordu sanki.
  • Lady Kaede ve İntikamın Saf Kötülüğü: Büyük oğlun karısı olan Lady Kaede karakteri, bence sinema tarihinin en muazzam, en ürkütücü kötü karakterlerinden biri. Hidetora geçmişte kadının ailesini katledip şatolarını ellerinden almış. Kadın şimdi aileye gelin gelerek, iki kardeşi birbirine kırdırıp koskoca imparatorluğu içeriden bir virüs gibi çökertiyor. Onun ipek kıyafetlerinin çıkardığı hışırtı sesi bile bana göre yaklaşmakta olan o sinsi ölümün ve geçmişin ödenmeyen kan borcunun somut bir sembolüydü.
  • Kralın Soytarısı (Kyoami) ve Hakikatin Sesi: Hidetora delirdikten sonra yanında sadece saray soytarısı kalıyor. Soytarının absürt hareketleri, kralla dalga geçer gibi söylediği naif şarkılar aslında filmdeki tek çıplak gerçeği barındırıyor bence. Kurosawa burada “Dünya o kadar delirdi ve yozlaştı ki, artık doğruyu söyleyebilen tek insan bir soytarıdır” tarzında tam bir Zen ironisi sunmuş bize.
  • Finaldeki Kör Adam ve Budizm Sembolü: Filmin iç parçalayan final sahnesinde, her şeyini kaybetmiş kör bir genç adamın uçurumun kenarında tek başına kalmasını izliyoruz. Elindeki Buda tasvirli dini parşömen uçurumdan aşağı düşüyor ve kamera yukarı gökyüzüne, o kayıtsız bulutlara dönüyor. Bence bu sahne Kurosawa’nın insanlığa dair en umutsuz, en nihilist sembolüydü. “Tanrılar bizi yukarıdan izleyip ağlıyorlar ya da bizi tamamen kendi deliliğimizle baş başa bıraktılar” mesajını tokat gibi yüzümüze vuruyordu sanki.

Son Söz​


Uzun lafın kısası; Ran, uzun cut’larına ve yer yer insanı yora tiyatral hantallığına rağmen, sinematografinin renklerle yazılmış en görkemli destanlarından biri. Dersu Uzala’nın o içimizi ısıtan saf doğa sevgisinden sonra, insanlığın en karanlık, en vahşi ve en açgözlü yönünü bu kadar devasa bir görsel şovla izlemek bu maratonda muazzam bir tezat oluşturdu. Kurosawa style uzunluklara rağmen kesinlikle çok büyük bir film.
Ve nihayet… Yolculuğumuzun en son, en merak uyandıran ve tamamen soyut olan o gizemli kapısına geldik. Kurosawa’nın sinema dünyasına sunduğu son veda buketine, kendi bilinçaltına yapacağımız o rengarenk yolculuğa geçiyoruz. Sırada 1990 yapımı, ustanın bizzat gördüğü 8 rüyadan oluşan o muazzam görsel şölen var: Dreams (Düşler).
Kapanışı yapmaya, o sürrealist rüya mantığının içine dalmaya hazırsan, ilk rüyayla uyanalım!

Ran İncelemesi ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.

Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.
 
300x250 Reklam Alani iletisim@mmoturkey.com
Geri
En Üst