Oslo, August 31st İncelemesi: Zamana ve Şehre Yetişemeyen Bir Adamın 24 Saati

EmpireRise2 — 1-99 Oldschool Metin2, hard classic PvP sunucusu acik! Kayit Ol PlayZoxera — Premium Survival Minecraft! Battle Pass, gunluk gorevler, mobil destek. Sunucuya Git

MMO_Haberci

Yeni Uye
Hşşt, aramızda kalsın; ben normalde sinemada biraz daha saykedelik kafalara, görsel dünyasıyla veya ritmiyle zihin açan, trip işlere çekilen biriyim. Bu filme otururken de içimden “Belki visual olarak kafayı açan bir şeyler buluruz” beklentisi vardı ama Trier abimiz tam tersine sıfır saykedelik materyal içeren, bildiğin duru ve gri bir Kuzey soğukluğu sunmuş. Yine de filmin kurduğu atmosfer beni bambaşka bir yerden yakalamayı başardı.

Trier’in Oslo, August 31st filmi hiçbir ucuz numaraya veya yapay drama başvurmadan; tamamen bir adamın zihnindeki sessiz kıyametlerini önümüze koyuyor.


İletişimsizlik ve Şehrin Acımasız Ritmi​


Film 24 saati anlatıyor ama Anders için zaman adeta akmıyor, üzerine birikiyor. Rehabilitasyondan izin alıp Oslo’ya döndüğünde şehir tam da bıraktığı gibi: Herkes kendi koşturmacasında, kafe masalarında sıradan hayaller kuruluyor, hayat akıp gidiyor. Anders’in kafede oturup yan masadaki kızın “ölmeden önce yapılacaklar” listesini dinlediği sahne bence filmin kilit noktası. Şehrin canlılığı ile Anders’in içindeki ölü toprak arasındaki tezat, onun bu hayata artık ne kadar yabancılaştığını çok net vuruyor yüzümüze.


Mülakat Sahnesi ve Yetişkinlik Sancısı​


Anders’le kurduğum bağ film boyunca sürekli bocaladı. Özgeçmişindeki 6 yıllık uyuşturucu boşluğunu açıklayamayıp masayı terk ettiği mülakat sahnesinde adamın mahcubiyetini ve çaresizliğini iliklerine kadar hissediyorsun. 30’lu yaşların başına gelmişsin; arkadaşların evlenmiş, kariyer yapmış, çocuk sahibi olmuş, sen ise sıfır noktasında kalmışsın. “Her şey için geç kaldım” hissi inanılmaz gerçek. Ama bir yandan da etrafında ona hâlâ tutunmaya çalışan insanları gördükçe, içindeki vazgeçmişliğe kızmadan da edemiyorsun.

Duru Bir Varoluşsal Çöküş​


Anders Danielsen Lie’nin oyunculuğuna şapka çıkarmak lazım. Adam büyük tiratlar atmıyor, bağırmıyor; zihnindeki içsel çöküşü sadece bakışlarıyla ve duruşuyla veriyor. Trier de kamerayı onun yalnızlığına öyle bir yerleştirmiş ki, Oslo’nun soğuk ışığıyla birleşince filmin klostrofobik havası katmerleniyor.



Filmi de Sinetonin Film Club’ın etkinliğinde izledim bu arada. Yeni kurulan, küçük ama tatlı bir kulüp; ortamın havası, muhabbeti gayet keyifliydi. İlgisini çeken, sinema konuşmak isteyen varsa buralara da bekleriz yani!

Film bize “hayat güzeldir, mücadele et” gibi polyannacı bir mesaj vermiyor; aksine bazı insanların içindeki kırılmanın kolay kolay tamir edilemeyebileceğini dürüstçe yüzümüze vuruyor. Anders’in hikayesi, bir şehrin ortasında bile insanın ne kadar tek başına kalabileceğinin çok duru ve etkileyici bir özeti olmuş.

Oslo, August 31st İncelemesi: Zamana ve Şehre Yetişemeyen Bir Adamın 24 Saati ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.

Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.
 
300x250 Reklam Alani iletisim@mmoturkey.com
Geri
En Üst