MMO_Haberci
Yeni Uye
Sinema tarihine dönüp baktığımda, bazı filmlerin sadece bir hikaye anlatmakla kalmadığını, aynı zamanda izleyicinin zihnine sızarak oradaki tüm algı kapılarını zorladığını görüyorum. İleride sinema ve televizyon akademisinde derinlemesine incelemeyi en çok hayal ettiğim, beni her izlediğimde tekinsiz atmosferine hapseden yapımların başında “Saykedelik Sürreal Bilimkurgu” türü geliyor. Ve bu türün kapısını araladığımızda, karşımıza hem görsel bir halüsinasyon hem de tokat gibi bir politik manifesto olan Fantastic Planet (La Planète Sauvage – 1973) dikiliyor.
Geçtiğimiz günlerde FRPNet sayfaları için incelemesini kaleme aldığım Jan Švankmajer’in 1988 yapımı Alice filminde o karanlık ve mantık dışı rüya atmosferini bolca konuşmuştuk. Ancak Fantastic Planet, sürrealizmi sadece görsel bir “tuhaflık” olarak bırakmıyor; saykedelik ve kuralsız tasarımı, buram buram sınıf mücadelesi ve anti-emperyalizm kokan sol bir alt metinle harmanlıyor. Gelin, mantığı kapıda bıraktığımız bu görsel rüyanın arkasındaki politik çarklara yakından bakalım.

René Laloux’nun yönettiği ve Roland Topor’un çıldırtıcı, rüya gibi çizimlerine dayanan bu başyapıt, bizi Ygam adlı bir gezegene fırlatıyor. Bence Ygam, sinema tarihindeki en “yabancı” ve tasvir edilmesi en güç dünyalardan biri.
Filmde devasa, mavi tenli, kırmızı gözlü Draag adı verilen varlıklar ve onların yanında adeta birer karınca ya da evcil hayvan gibi kalan insan benzeri Om’lar yaşıyor. Gezegenin bitki örtüsüne, rüzgarda uçuşan devasa canlı kafeslerine, kristalleşen garip yapılara veya birbirini absürt ritüellerle yutan amorf yaratıklara baktığınızda, Dünya’ya dair hiçbir mantıksal referans bulamıyorsunuz. Draag’ların tuhaf, camdan baloncukların içine girerek zihinlerini evrenin başka köşelerine fırlattıkları meditasyon sahneleri, saykedelik sinemanın zirve noktasıdır. Alain Goraguer’in caz-rock ve saykedelik tınılarla bezeli hipnotik müzikleri eşliğinde Ygam gezegeninde yürümek, izleyici için adeta uyanıkken görülen, asit damlatılmış bir rüya hissi yaratıyor. Ancak bence bu görsel şölenin asıl vurucu yanı, sizi uyuştururken alt taraftan usulca zihninize enjekte ettiği rahatsız edici politik gerçeklik.

Fantastic Planet, dışarıdan bakıldığında tuhaf uzaylıların tuhaf gezegenini anlatıyor gibi görünse de, özünde ezen ve ezilenin, burjuvazi ve proletaryanın çok net bir alegorisidir. Draag’lar (mavi devler) iktidarı, sermayeyi ve tahakküm kuran gücü temsil ederken; Om’lar (insanlar) ise böcek muamelesi gören, oyuncak edilen, çoğaldıklarında “ilaçlanarak” katledilen alt sınıfı temsil ediyor.
Bana kalırsa filmin en güçlü politik mesajı bilginin gücü üzerinden veriliyor. Ana karakterimiz Terr (bir Om), kendisini evcil hayvan olarak besleyen Draag kızı Tiwa’nın eğitim kulaklığını gizlice dinlemeye başlıyor. Terr’in Draag’ların dünyasına ait bilgiyi, teknolojiyi ve evrenin sırlarını öğrenmesi, aslında işçi sınıfının “sınıf bilinci” kazanmasının tam karşılığıdır. Bilgiye ulaşan Terr, bu gücü diğer Om’lara taşıyor ve pasif, korkak bir yığından, örgütlü ve isyankar bir toplum yaratıyor. İsyanın, sadece kaba kuvvetle değil, iktidarın bilgi tekeline el koyarak başlaması bence filmin o dönemin sol hareketlerine çaktığı en parlak selam bence.

Filmin yapım sürecine baktığımızda, politik ağırlığının nereden geldiğini çok daha iyi anlıyoruz. René Laloux ve ekibi bu filmi Çekoslovakya’daki Jiri Trnka Stüdyoları’nda yapmaya başladığında, yıl 1968’di. Yani “Prag Baharı”nın yaşandığı, hemen ardından Sovyet tanklarının şehre girerek özgürlük hareketini ezdiği dönem. Bence Draag’ların devasa, hantal ve duygusuz ayaklarının altında ezilen Om’ları izlerken, aslında 1968 Çekoslovakyası’nda dev bir askeri gücün altında ezilen insanları izliyoruz. Draag’ların kendi aralarındaki bürokratik, yavaş ve soğuk meclis toplantıları, halktan tamamen kopmuş, kendi üstünlüğüne körü körüne inanan otokratik rejimlerin kusursuz bir yansıması.
İşin sadece “insan insana” olan politik tarafı değil, bence muazzam bir doğa ve ekoloji eleştirisi de var. Film boyunca Draag’ların Om’lara (yani bize) yaptıklarını izlerken içimiz acıyor. Onlara tasma takıyorlar, birbirleriyle dövüştürüp eğleniyorlar ve sayıları artınca onları topluca zehirli gazlarla katlediyorlar.
Ancak film bize alttan alta şu rahatsız edici aynayı tutuyor: Bizim dünyamızda karıncalara, farelere, mezbahalardaki hayvanlara ya da sokak köpeklerine yaptığımız şey tam olarak bu değil mi? İnsanın kendisini evrenin merkezinde gören o kibrini alıp, bizi devasa varlıkların dünyasında birer haşere konumuna düşürüyor. Fantastic Planet, “türcülük” ve insanın doğa üzerindeki hastalıklı tahakkümü üzerine yazılmış en sert manifestolardan biri.

Bana kalırsa Fantastic Planet, saykedelik ve sürreal bilimkurgunun sinemada ulaşabileceği en tepe noktalardan biri. Bizi rasyonel olanın, bildiğimiz dünyanın sıkıcı konforundan çekip çıkarıyor; Öklid geometrisinin terk edildiği, renklerin çıldırdığı, formların eridiği bir yere götürüyor. Ama bu filmi on yıllar sonra bile bir başyapıt yapan şey, kuralsız evrenin tam kalbine kendi dünyamızın en acımasız kurallarını yerleştirmesi. Ygam gezegenindeki renkli illüzyonun ardında yatan sınıf çatışmasını, ırkçılığı ve devrimi izlerken; aslında o saykedelik rüyanın bizim kendi politik kabusumuzdan başka bir şey olmadığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Uzayın derinliklerindeki en tuhaf gezegen bile, insanın içindeki o tahakküm kurma arzusundan daha korkutucu değil.
Fantastic Planet (La Planète Sauvage) Manifestosu ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.
Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.
Geçtiğimiz günlerde FRPNet sayfaları için incelemesini kaleme aldığım Jan Švankmajer’in 1988 yapımı Alice filminde o karanlık ve mantık dışı rüya atmosferini bolca konuşmuştuk. Ancak Fantastic Planet, sürrealizmi sadece görsel bir “tuhaflık” olarak bırakmıyor; saykedelik ve kuralsız tasarımı, buram buram sınıf mücadelesi ve anti-emperyalizm kokan sol bir alt metinle harmanlıyor. Gelin, mantığı kapıda bıraktığımız bu görsel rüyanın arkasındaki politik çarklara yakından bakalım.

Saykedelik Tuvalde Çizilen Yabancılık
René Laloux’nun yönettiği ve Roland Topor’un çıldırtıcı, rüya gibi çizimlerine dayanan bu başyapıt, bizi Ygam adlı bir gezegene fırlatıyor. Bence Ygam, sinema tarihindeki en “yabancı” ve tasvir edilmesi en güç dünyalardan biri.
Filmde devasa, mavi tenli, kırmızı gözlü Draag adı verilen varlıklar ve onların yanında adeta birer karınca ya da evcil hayvan gibi kalan insan benzeri Om’lar yaşıyor. Gezegenin bitki örtüsüne, rüzgarda uçuşan devasa canlı kafeslerine, kristalleşen garip yapılara veya birbirini absürt ritüellerle yutan amorf yaratıklara baktığınızda, Dünya’ya dair hiçbir mantıksal referans bulamıyorsunuz. Draag’ların tuhaf, camdan baloncukların içine girerek zihinlerini evrenin başka köşelerine fırlattıkları meditasyon sahneleri, saykedelik sinemanın zirve noktasıdır. Alain Goraguer’in caz-rock ve saykedelik tınılarla bezeli hipnotik müzikleri eşliğinde Ygam gezegeninde yürümek, izleyici için adeta uyanıkken görülen, asit damlatılmış bir rüya hissi yaratıyor. Ancak bence bu görsel şölenin asıl vurucu yanı, sizi uyuştururken alt taraftan usulca zihninize enjekte ettiği rahatsız edici politik gerçeklik.

İktidar, Bilgi ve Sınıf Mücadelesi
Fantastic Planet, dışarıdan bakıldığında tuhaf uzaylıların tuhaf gezegenini anlatıyor gibi görünse de, özünde ezen ve ezilenin, burjuvazi ve proletaryanın çok net bir alegorisidir. Draag’lar (mavi devler) iktidarı, sermayeyi ve tahakküm kuran gücü temsil ederken; Om’lar (insanlar) ise böcek muamelesi gören, oyuncak edilen, çoğaldıklarında “ilaçlanarak” katledilen alt sınıfı temsil ediyor.
Bana kalırsa filmin en güçlü politik mesajı bilginin gücü üzerinden veriliyor. Ana karakterimiz Terr (bir Om), kendisini evcil hayvan olarak besleyen Draag kızı Tiwa’nın eğitim kulaklığını gizlice dinlemeye başlıyor. Terr’in Draag’ların dünyasına ait bilgiyi, teknolojiyi ve evrenin sırlarını öğrenmesi, aslında işçi sınıfının “sınıf bilinci” kazanmasının tam karşılığıdır. Bilgiye ulaşan Terr, bu gücü diğer Om’lara taşıyor ve pasif, korkak bir yığından, örgütlü ve isyankar bir toplum yaratıyor. İsyanın, sadece kaba kuvvetle değil, iktidarın bilgi tekeline el koyarak başlaması bence filmin o dönemin sol hareketlerine çaktığı en parlak selam bence.

Prag Baharı ve Tankların Gölgesi
Filmin yapım sürecine baktığımızda, politik ağırlığının nereden geldiğini çok daha iyi anlıyoruz. René Laloux ve ekibi bu filmi Çekoslovakya’daki Jiri Trnka Stüdyoları’nda yapmaya başladığında, yıl 1968’di. Yani “Prag Baharı”nın yaşandığı, hemen ardından Sovyet tanklarının şehre girerek özgürlük hareketini ezdiği dönem. Bence Draag’ların devasa, hantal ve duygusuz ayaklarının altında ezilen Om’ları izlerken, aslında 1968 Çekoslovakyası’nda dev bir askeri gücün altında ezilen insanları izliyoruz. Draag’ların kendi aralarındaki bürokratik, yavaş ve soğuk meclis toplantıları, halktan tamamen kopmuş, kendi üstünlüğüne körü körüne inanan otokratik rejimlerin kusursuz bir yansıması.
Türcülük ve Kibrimizin Yüzleşmesi
İşin sadece “insan insana” olan politik tarafı değil, bence muazzam bir doğa ve ekoloji eleştirisi de var. Film boyunca Draag’ların Om’lara (yani bize) yaptıklarını izlerken içimiz acıyor. Onlara tasma takıyorlar, birbirleriyle dövüştürüp eğleniyorlar ve sayıları artınca onları topluca zehirli gazlarla katlediyorlar.
Ancak film bize alttan alta şu rahatsız edici aynayı tutuyor: Bizim dünyamızda karıncalara, farelere, mezbahalardaki hayvanlara ya da sokak köpeklerine yaptığımız şey tam olarak bu değil mi? İnsanın kendisini evrenin merkezinde gören o kibrini alıp, bizi devasa varlıkların dünyasında birer haşere konumuna düşürüyor. Fantastic Planet, “türcülük” ve insanın doğa üzerindeki hastalıklı tahakkümü üzerine yazılmış en sert manifestolardan biri.

Son Söz:
Bana kalırsa Fantastic Planet, saykedelik ve sürreal bilimkurgunun sinemada ulaşabileceği en tepe noktalardan biri. Bizi rasyonel olanın, bildiğimiz dünyanın sıkıcı konforundan çekip çıkarıyor; Öklid geometrisinin terk edildiği, renklerin çıldırdığı, formların eridiği bir yere götürüyor. Ama bu filmi on yıllar sonra bile bir başyapıt yapan şey, kuralsız evrenin tam kalbine kendi dünyamızın en acımasız kurallarını yerleştirmesi. Ygam gezegenindeki renkli illüzyonun ardında yatan sınıf çatışmasını, ırkçılığı ve devrimi izlerken; aslında o saykedelik rüyanın bizim kendi politik kabusumuzdan başka bir şey olmadığını iliklerimize kadar hissediyoruz. Uzayın derinliklerindeki en tuhaf gezegen bile, insanın içindeki o tahakküm kurma arzusundan daha korkutucu değil.
Fantastic Planet (La Planète Sauvage) Manifestosu ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.
Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.