MMO_Haberci
Yeni Uye
Dog Day Afternoon, sinemada yapılmış yüzlerce banka soygunu filminden hem kendi dönemi için hem de bugün için çok keskin bir şekilde ayrılıyor. Çünkü bu film öyle büyük planlarla, havalı soyguncularla başlamıyor. Tam aksine, alelade ve inanılmaz tesadüfi bir amatörlükle açılıyor. Ama hikaye ilerledikçe bir bakıyorsun; film medyanın gücünü, onun insanları yansıtma biçimini, üzerimizde kurduğu iğrenç baskıyı ve toplumun önyargılarını çatır çatır önümüze seriyor.

Filmin en acayip taraflarından biri, karakterlerin film boyunca geçirdiği o devasa değişim. Özellikle rehinelerin ve Al Pacino’nun canlandırdığı Sonny’nin arasındaki bağ çok garip bir yere evriliyor. Şimdi Sonny’ye baksak, adam banka soymaya gelmiş, yani kimse ona kalkıp “kahraman” demez. Ama bir yandan bakıyorsun; adam anti-kahraman kalıbına da tam oturmuyor. Çünkü ortada bambaşka bir insanlık var. Sonny kimseyi öldürmüyor, rehinelere kötü davranmıyor, hatta sürekli onları düşünüyor, onların rahatı için uğraşıyor (uçakta yemek var mı?). İşte bu durum filmi dümdüz bir suç filmi olmaktan çıkarıp çok farklı bir yere koyuyor.
Hele meşhur televizyona çıkma, ünlü olma mevzusu… İnsanların dışarı toplanıp olayları sanki bir magazin programı izler gibi, bir sirk izler gibi çekirdek çitleyerek seyretmesi günümüz dünyasının aynen aynısı. Medya bir olayı eline geçirdi mi, arkasındaki insanı ve dramı tamamen silip onu bir reyting malzemesine çeviriyor.

Filmde eşcinsellik ve homoseksüellik teması, 1975 yılı düşünüldüğünde derin işleniyor. Burada olay asla ucuz bir komedi unsuru ya da ajitasyon değil. Film bize insanların baskısını, zor durumlarını ve bitmek bilmeyen kalıplaşmış önyargılarını anlatıyor.
Sonny’nin bu soygunu aslında sevgilisinin ameliyat parası için yaptığını öğrendiğimiz an, hem dışarıdaki kalabalığın hem de medyanın tavrı bir anda ikiyüzlü bir şekilde değişiyor. İçerideki rehinelerin Sonny ile kurduğu insani bağ, dışarıdaki dünyanın homofobik, baskıcı ve yargılayıcı nefretine karşı muazzam bir metafor. Dışarısı ne kadar vahşiyse, içerisi kadar insan kalıyor.

Film üzerine okuma yaparken ve düşünürken kafamda bir şey çok net oturdu. Filmin sonunda Sal, bir polis tarafından vurularak öldürülüyor ama Sonny hala hayatta kalıyor, gidip 3-4 yıl hapiste yatıp çıkıyor. İşin aslı, bu hikayede Sal aslında orada tesadüfen bulunmuş görece masum birisi, sadece Sonny’ye eşlik eden bir adam. Yani bence burada polisin bilerek ya da beceriksizce yaptığı inanılmaz yanlış dokunuşlar ve düşüncesizlik varmış gibi anlatıyor.
Belki ben polislerden genel olarak nefret ettiğim için burada bir overreading (aşırı okuma) yapıyor olabilirim, bana öyle geliyor olabilir ama Lumet’in burada otoritenin acımasız, “sorunu hemen yok et” mantığını eleştirdiği çok açık. Polis orada adaleti sağlamıyor; medyanın ve halkın gözü önündeki rezilliği en kestirme yoldan, kan dökerek kapatmaya çalışıyor. Lumet “12 Kızgın Adam” filminin de yönetmeni olduğu için bu tarz hukuki konularda da iyi olduğu ve yaptığı herşeyi düşünerek yaptığını düşünürsek bence bu konulara değinmek istemiş.
Teknik kısımlara ve yönetmenliğe de biraz girmek lazım çünkü Sidney Lumet efsane yönetmen. Filmde neredeyse hiç arka plan müziği yok. Müzik olmayınca, New York’un bunaltıcı, insanı terleten yaz sıcağını ve bankanın içindeki boşluğu direkt kendi ensenizde hissediyorsunuz. Yönetmen öyle kameralarla şov yapmaya, artistik açılar denemeye çalışmamış. Kamerayı tamamen sokaktaki bir magazin muhabirinin gözü gibi, filtresiz kullanmış. Al Pacino’nun doğaçlamasını veren, ter içindeki muazzam oyunculuğu da Lumet’in oyuncuyu tamamen özgür bırakan bu teknik dehasından besleniyor.
Sonuç olarak Dog Day Afternoon, sinema dilinin sadelikle ve doğallıkta gerçeklikle nasıl devleşebileceğinin en büyük kanıtı. Kesinlikle izleyin.
Dog Day Afternoon İncelemesi: Banka Soygunundan Daha Fazlası ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.
Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.

Filmin en acayip taraflarından biri, karakterlerin film boyunca geçirdiği o devasa değişim. Özellikle rehinelerin ve Al Pacino’nun canlandırdığı Sonny’nin arasındaki bağ çok garip bir yere evriliyor. Şimdi Sonny’ye baksak, adam banka soymaya gelmiş, yani kimse ona kalkıp “kahraman” demez. Ama bir yandan bakıyorsun; adam anti-kahraman kalıbına da tam oturmuyor. Çünkü ortada bambaşka bir insanlık var. Sonny kimseyi öldürmüyor, rehinelere kötü davranmıyor, hatta sürekli onları düşünüyor, onların rahatı için uğraşıyor (uçakta yemek var mı?). İşte bu durum filmi dümdüz bir suç filmi olmaktan çıkarıp çok farklı bir yere koyuyor.
Hele meşhur televizyona çıkma, ünlü olma mevzusu… İnsanların dışarı toplanıp olayları sanki bir magazin programı izler gibi, bir sirk izler gibi çekirdek çitleyerek seyretmesi günümüz dünyasının aynen aynısı. Medya bir olayı eline geçirdi mi, arkasındaki insanı ve dramı tamamen silip onu bir reyting malzemesine çeviriyor.

Eşcinsellik ve Toplumun İkiyüzlülüğü
Filmde eşcinsellik ve homoseksüellik teması, 1975 yılı düşünüldüğünde derin işleniyor. Burada olay asla ucuz bir komedi unsuru ya da ajitasyon değil. Film bize insanların baskısını, zor durumlarını ve bitmek bilmeyen kalıplaşmış önyargılarını anlatıyor.
Sonny’nin bu soygunu aslında sevgilisinin ameliyat parası için yaptığını öğrendiğimiz an, hem dışarıdaki kalabalığın hem de medyanın tavrı bir anda ikiyüzlü bir şekilde değişiyor. İçerideki rehinelerin Sonny ile kurduğu insani bağ, dışarıdaki dünyanın homofobik, baskıcı ve yargılayıcı nefretine karşı muazzam bir metafor. Dışarısı ne kadar vahşiyse, içerisi kadar insan kalıyor.

Sal’ın Sonu ve Politik Konular
Film üzerine okuma yaparken ve düşünürken kafamda bir şey çok net oturdu. Filmin sonunda Sal, bir polis tarafından vurularak öldürülüyor ama Sonny hala hayatta kalıyor, gidip 3-4 yıl hapiste yatıp çıkıyor. İşin aslı, bu hikayede Sal aslında orada tesadüfen bulunmuş görece masum birisi, sadece Sonny’ye eşlik eden bir adam. Yani bence burada polisin bilerek ya da beceriksizce yaptığı inanılmaz yanlış dokunuşlar ve düşüncesizlik varmış gibi anlatıyor.
Belki ben polislerden genel olarak nefret ettiğim için burada bir overreading (aşırı okuma) yapıyor olabilirim, bana öyle geliyor olabilir ama Lumet’in burada otoritenin acımasız, “sorunu hemen yok et” mantığını eleştirdiği çok açık. Polis orada adaleti sağlamıyor; medyanın ve halkın gözü önündeki rezilliği en kestirme yoldan, kan dökerek kapatmaya çalışıyor. Lumet “12 Kızgın Adam” filminin de yönetmeni olduğu için bu tarz hukuki konularda da iyi olduğu ve yaptığı herşeyi düşünerek yaptığını düşünürsek bence bu konulara değinmek istemiş.
Teknik ve Yönetmenlik: Lumet’in Numaraları
Teknik kısımlara ve yönetmenliğe de biraz girmek lazım çünkü Sidney Lumet efsane yönetmen. Filmde neredeyse hiç arka plan müziği yok. Müzik olmayınca, New York’un bunaltıcı, insanı terleten yaz sıcağını ve bankanın içindeki boşluğu direkt kendi ensenizde hissediyorsunuz. Yönetmen öyle kameralarla şov yapmaya, artistik açılar denemeye çalışmamış. Kamerayı tamamen sokaktaki bir magazin muhabirinin gözü gibi, filtresiz kullanmış. Al Pacino’nun doğaçlamasını veren, ter içindeki muazzam oyunculuğu da Lumet’in oyuncuyu tamamen özgür bırakan bu teknik dehasından besleniyor.
Sonuç olarak Dog Day Afternoon, sinema dilinin sadelikle ve doğallıkta gerçeklikle nasıl devleşebileceğinin en büyük kanıtı. Kesinlikle izleyin.
Dog Day Afternoon İncelemesi: Banka Soygunundan Daha Fazlası ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.
Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.