Paths of Glory İncelemesi: Savaşın Asıl Pisliği Şatoda Başlar

EmpireRise2 — 1-99 Oldschool Metin2, hard classic PvP sunucusu acik! Kayit Ol PlayZoxera — Premium Survival Minecraft! Battle Pass, gunluk gorevler, mobil destek. Sunucuya Git

MMO_Haberci

Yeni Uye
Savaş filmi denince çoğumuzun zihninde benzer görüntüler belirir: Kahramanlık konuşmaları, havada uçuşan mermiler, patlayan bombalar ve sonunda vatanı uğruna ölüme koşan askerler. Stanley Kubrick ise daha 1957’de, kariyerinin henüz başındayken çektiği Paths of Glory ile bu alışılmış anlatının tam tersine bakıyor. Ona göre savaşın asıl kirliliği yalnızca çamurlu siperlerde ya da cephede yaşanan çatışmalarda değildir. Asıl mesele, cepheden kilometrelerce uzakta, gösterişli salonlarda oturan generallerin verdiği kararlardır.



Filmi izlerken bunun özellikle farkına varıyoruz: I. Dünya Savaşı’nı anlatan bir film olmasına rağmen doğru düzgün bir Alman askeri bile görmeyiz. Çünkü Kubrick’in asıl ilgilendiği şey iki ordunun birbirleriyle savaşması değildir. Onun anlattığı, bir sistemin kendi askerlerini nasıl kolayca harcayabildiğidir. Haritanın başında alınan bir karar, cephede yüzlerce insanın hayatına mal olabilir. Üstelik işler ters gittiğinde, sorumluluğu üstlenmek yerine suçlanacak birilerini bulmak çok daha kolaydır.

Kubrick bunu yalnızca hikâyeyle anlatmamış. Kameranın nerede durduğu, nasıl hareket ettiği ve karakterleri hangi mekânların içine yerleştirdiği de filmin anlatısının önemli bir parçası.

Albay Dax’ın siperlerde yürüdüğü uzun takip çekimlerini düşünelim. Kamera askerlerle neredeyse aynı hizadadır. Onlara tepeden bakıp küçültmez, alttan çekip kahramanlaştırmaz. Dar, çamurlu ve sıkışık siperlerde Dax ilerlerken kamera da onunla birlikte hareket eder. Birbiri ardına askerlerin yüzlerini görürüz. Korku, yorgunluk, endişe ve çaresizlik neredeyse hiç kesilmeden kadraja girer. Bir süre sonra kameranın dışarıdan bakan bir göz olduğunu unutursunuz. Sanki o siperin içinde, askerlerle birlikte yürüyormuşsunuz gibi bir his oluşur.

Bu noktada Kubrick’in mekân kullanımındaki karşıtlık çok daha belirgin hale gelir. Bir tarafta çamur, daracık geçitler ve sürekli ölüm tehlikesi vardır. Diğer tarafta ise generallerin yaşadığı devasa Fransız şatosu bulunur. Yüksek tavanlar, geniş salonlar, mermer zeminler ve kusursuz bir düzen…

İki dünya arasındaki fark neredeyse başlı başına bir anlatım aracıdır. Cephede askerler hayatta kalmaya çalışırken, şatodaki generaller savaşı bir haritanın üzerindeki çizgiler ve rakamlar üzerinden değerlendirir. Orada ölüm, gerçek bir insanın başına gelen bir şey olmaktan çıkar; hesaplanması gereken bir “kayıp” haline gelir. Kubrick’in soğuk ve simetrik kadrajları da bu mesafeyi daha görünür kılar.



Filmin en çarpıcı bölümlerinden biri, askerlerin göstermelik bir mahkemede yargılandığı sahnedir. Mahkeme salonunun zeminindeki satranç tahtasını andıran desen özellikle dikkat çeker. Bu görüntü, filmin temel fikrini neredeyse tek başına anlatır. Cephede emri yerine getiremeyen üç asker, üst kademedeki komutanların gözünde gerçekten de harcanabilecek piyonlara dönüşür.

Mahkeme salonundaki ışık kullanımı da aynı güç ilişkisini destekler. Karar verme yetkisine sahip olanlar geniş ve aydınlık bir alanda otururken, Dax ve savunmaya çalıştığı askerler daha sıkışık ve gölgeli bir bölgede kalır. Adı mahkeme olsa da ortada gerçek anlamda eşit bir yargılama olmadığını daha ilk bakışta hissederiz.

General Mireau’nun hırsı da bütün bu düzenin önemli bir parçasıdır. Onun için Karınca Tepesi’ni ele geçirmek yalnızca askerî bir hedef değildir; aynı zamanda kariyerinde ilerlemenin bir yoludur. Omzuna takılacak bir yıldız uğruna binlerce askerin hayatını riske atmak, yukarıdan bakıldığında bir “kabul edilebilir kayıp” hesabına indirgenebilir.

Fakat verilen emir başarısız olduğunda işler değişir. Askerler imkânsız bir görevi yerine getiremedikleri için geri çekilmek zorunda kalır. Bunun üzerine sistem, kendi hatasını sorgulamak yerine askerleri “korkaklıkla” suçlamayı tercih eder.

Filmin en acı tarafı da burada ortaya çıkar. Sorun yalnızca yanlış bir askerî karar değildir. Asıl mesele, üst kademedeki insanların kendi başarısızlıklarının bedelini başkalarına ödetebilmesidir. Sorumluluk yukarı doğru çıkmak yerine aşağı doğru itilir. Mahkeme de adaleti sağlamak için değil, sistemin kendi hatasını görünmez kılmak için kullanılır.

Yine de Kubrick filmi tamamen umutsuz bir noktada bırakmaz.

Finaldeki meyhane sahnesi bu yüzden çok önemlidir. Ele geçirilen genç Alman kadının, Fransız askerlerinin önünde zorla şarkı söylemeye başladığı anı izlerken başlangıçta ortam oldukça rahatsız edicidir. Askerler kadına laf atar, ıslık çalar ve onu bir eğlence malzemesi gibi görür. Fakat kadın şarkısını söylemeye devam ettikçe ortam yavaş yavaş değişir. Gürültü azalır. Askerler susar. Ardından bazıları ağlamaya başlar.

Bu sahnenin etkileyici tarafı, filmin daha önce çizdiği asker imajıyla tamamen ters düşmesidir. Birkaç dakika önce kaba ve acımasız görünen insanlar, bir şarkının karşısında yeniden insan olduklarını hatırlarlar.

Kubrick’in finalde söylediği şey belki de filmin en umut verici tarafıdır: Savaş insanları sertleştirebilir, onları birer numaraya ve askere indirgeyebilir. Bürokrasi onları birer piyon gibi kullanabilir. Ama bütün bunların altında hâlâ bastırılamayan bir insanlık duygusu vardır.

Paths of Glory tam da bu yüzden yalnızca bir savaş filmi değildir. Savaşın kendisinden çok, savaşı mümkün kılan zihniyete bakar. Cephede ölen askerler kadar, onları ölüme gönderen kararları da sorgular. Ve belki de filmin en rahatsız edici sorusu şudur: Bir insanı öldürmek için tetiğe basmak mı gerekir, yoksa bazen bir masanın başında verilen tek bir emir de aynı sonucu doğurabilir mi?

Paths of Glory İncelemesi: Savaşın Asıl Pisliği Şatoda Başlar ilk olarak FRPNET'te yayınlandı.

Bu haber buradaki kaynaktan otomatik olarak çekilmiştir.
 
300x250 Reklam Alani iletisim@mmoturkey.com
Geri
En Üst